TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI
T.C. MİLLİ EĞİTİM
BAKANLIĞI
Roman - Giriş
AYT
3.
ADIM
Bugün ensenize kadar kestirdiğiniz Şu saçlar yok mu? Ne
uzundu, ne uzun! Köklerini sökercesine onları tarardık. Hiç
unutmam, hanımefendi size üstü papatya örneği beyaz ke-
tenlerden yeni bir elbise diktirmişti, onu giydirdik ve sizi bü-
yük hanımefendiye götürdük. O vakte kadar büyükannenizi
görmemiştiniz çünkü büyük hanımefendi damadıyla altı sene
dargın durdu. Nihayet barıştılar, biz de sizi götürdük. Ah, diye
içini çekiyor ve başını sallıyor Gülter. Büyükanneniz gibi ka-
din nerede şimdi?
Bu parçada aşağıdaki anlatım tekniklerinden hangisi kul-
3.
Aşağıdakilerden hangisinde bilinç akışı tekniği kullanıl-
mış olabilir?
lanılmlştır?
A) pastiş
C) İroni
E) iç çözümleme
B) parodi
D) Geriye dönüş
2.
A)
B)
C)
D)
E)
Bulutların göstermediği bir ay, ortalığa pek hafit bir Işık dağı-
tıyor ve iri yağmur damlaları, derenin yuvarlanan sularına dü-
şerek orada küçük ve hemen kaybolan halkalar bırakıyordu.
Aşağıdakilerin hangisi bu parçadaki anlatım biçimiyle
aynıdır?
A) Kirpi kılları gibi ayakta duran iki kalın kaş, içeriye çökmüş,
kömür gibi siyah göz... Burun uzun, kara sakal hayli kır-
laşmış. Boyu kısa, vücudu cılızdır.
B) Geldiğimin ertesi günü derse başladım. Bu ilk gün hayatı-
mın en unutulmaz bir hatırası gibi yaşayacak. Sabahleyin
erkenden aşağı inmiştim.
C) Kâmil Bey, Tevfik Fikret'in "Sis" şiirini hatırladı. Şair, ko-
caman bir çocuk gibi sevdiği şehrin taşına, toprağına Öf-
kelenmiş, onu biraz da haksız yere hırpalamıştı.
D) Bazen büyük kâşifler gibi Afrika'da gezer, yamyamlar
arasında görülmemiş maceralar geçirir, bazen meşhur bir
ressam Olur ve Avrupa'yı dolaşırdım.
E) Yüzünde hiç dargınlık yoktu. Belki biraz hayret fakat
daha çok, alaka ve şefkatle bana bakıyordu. Hâlbuki ben-
de onun bakışlarını karşılayacak cesaret yoktu.
Karşıya koştular. Az sonra Kasımpaşa'ya doğru sarkan
uçurumun kıyısında yürüyorlardı. Dönüp dönüp Haliç'e
bakıyordu. Güler:
— Işıklar yanınca daha da güzelleşir, dedi.
— Bu yolu sever misiniz?
— Çok. Bazen elimde bir kitap bir sıraya otururum. Ama
rahat bırakmazlar.
Bak, amcamız hastaymış da, ona bile eli boş gidiyoruz.
Hasta adam kravatı, gömleği ne yapsın? Bari başucuna
bir radyo alsaydım, pilli... Yükleyecek olsam ben, değil
mi ya a Veli, seni mi beklerdim? Ford'un da iyice canı-
na okunmuş... Gördün ya Balkız? Bunlar bizden bir gün
Önce çıkmadılar mıydı yola? Ee, arızalanmışlardır tabii...
Çalıştığı ofisin penceresinden dışarıyı seyrediyordu.
Bahçenin hemen dışında cılız bir dere akıyordu. Derenin
kenarında güzün soldurduğu ağaçlar sıralanıp gidiyordu.
Bu manzara uzaklara dalıp gitmesine neden olmuştu. Ço-
cukluk yıllarını hatırladı. Annesini, babasını, kardeşlerini,
arkadaşlarını... Gözlerinden boncuk boncuk süzülen yaş-
lara hakim olamadı.
Bu sokaktan her içeri girişinde içini yakan tiksinti ve kor-
kunun canlandığını fark ederek, kaldırımlarda, parke taş-
larının üzerinde kırmızı Işıklar yansıtan Su birikintilerinin
çirkef Olduğunu, Beyoğlu'nun çirkin olduğunu, kendisinin
Sefil, zavallı, korkak olduğunu, yıkılmak üzere olduğunu
düşünerek yürürdü.
Hürrem kendisini büsbütün yalnız hissediyor. Yalnız ve
güçsüz, kuvvetsiz. Ve, sanki kalan son tâkat kırıntılarını
bunun İçin harcıyormuş gibi doğruluyor, Oturduğu hasır
iskemleden kalkıyor, sonra da bu çökkünlüğe uygun bir
sesle:
— Sofrayı hazırlamalıyım. diyor.
111